Tiyatro; İzleyicisinin, izlendiğini fark etmediği hoş temaşa!
Akşam saatleri, Beyoğlu – Osmanbey arasında sıradan bir kafe. Kimse gitmese, orada öylece dursa bile, “durmak”tan bıkmayacakmış gibi tuhaf bir havası var.
İçeride sesler, yemek telaşı ve çay kokusu. Velhasıl, herkes kendi halinde ve mutlu.
Sonra aynı anda sessizliğe bürünüyor masalar. Ödenen hesaplarla birlikte masada bırakılıyor o an konuşulanlar.
Kırmızı halı, büyük kapılar. Yenilense de bir kenarına sinmis kendine has kokusuyla Muhsin Ertuğrul Sahnesi girişinde aynı isimler, başka sohbetler ve telaşlı bir kalabalık var şimdi.
Oyunu bekliyoruz. Kalabalığız, sesliyiz, telaşlıyız. Derken açılıyor kapı. Alıyoruz yerlerimizi. Fehim Paşa Konağı izleyeceğiz. Şehir Tiyatoları’nda.
Turgut Özakman’ı, Şu Çılgın Türkler’den bilmeyen yok. Oyunlarını belki ama tarihçi yanı ve fikirleri Özakman’ı tanıyanlar için sır değil. Eee, yazarı Özakman olan bir oyunu da kotarmak kolay değil.
İlk olarak II. Abdulhamit’in istibdatına dem vurulan oyunda, perde açıldığı andan itibaren dikkatle takibe hazir bir izleyici; ne ala!
Bahtiyar Engin’in rol dağılımına dem vurduğu anlarda, kabadayılık da moda ya o zamanlarda, Yusuf büyüyor oynadıkça, derken sanhede naralar; “hürriyetçiler” naradan ne anlar!
Arifler’le, Aziz’ler; Zilli Ömer Çavuş kendine madara edecek adam seçer; Harem’de eğlence her an; Nuri Bey – Hadi Bey’le oyalan; şu Fehim Paşa Konağı ne biçim de Osmanlı ulan!
Bizde edebiyat buraya kadar sayın okuyucu. Demem o ki; Süha Uygur’dan başlayarak bütün ekip iyi iş çıkarmış! Sahne tasarımında özellikle “huni” harika bir görsel lezzet katmış. Oyun bitmis, seyirci ayaklanmış; Sürpriz! salonda Erhan Yazıcıoğlu da varmış…
İzlesem mi acaba diyen herkese şiddetli tavsiyemiz olan Fehim Paşa Konağı için naçizane yazımız buraya kadarmış…
Ne derler bilirsiniz; “Sıkıldım ben bu kabadayılık oyunundan…”
