Atölye Simya’da uzun yıllardır; Refleksoloji, Shiatsu, Hipnoterapi, Kinesiyoloji, Nefes Eğitmenliği, Takyon, Ses – Meridyen ve Renk Terapileri çalışmalarına devam eden Ünal Güner, Destek Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Kaderin Kodu ile edebiyat dünyasına adım attı. Kısa zamanda binlerce kişiye ulaşan Kaderin Kodu, hayatımızın her alanına dokunan ve anlatımı ile sorularımızı henüz biz sormadan cevaplayabilen bana göre ‘tılsım’lı bir kitap.

Kitabın okuyucusuna ulaşmasının ardından Simya Atölyesi’nde Ünal Güner’in kapısını çaldık ve hayatımıza etki eden filmleri, şarkıları, sanatı ve dilimizi, kelimeleri sorduk.
– Kelimeler kitabınızda geniş bir yer tutuyor? Biz, kelimelerimizle hayatımıza neleri davet ediyoruz?
Her kelime ve sözün bir frekansı, titreşimi vardır. Biz, bu kelime ve frekansları hayatımıza davet ediyoruz. Tüm eski bilgeler, felsefeler, inanç sistemleri aslında bize bunu anlatmış ve bu konuda bizi uyarmışlar, hatırlatmışlar. Biz şu anda öncelikle hayatımıza bakarak; neleri sık kullandığımıza, hangi kelimeleri fazla kullandığımıza, gerekli gereksiz bazı kelimelere takıldığımıza öncelikle dikkat etmemiz çok önemli. Fakat bunun yanında birçok sanatçının, yaşadığı bir belki zor durumu, depresif hali, bir üzüntüyü, bir ayrılığı, bir kaybı, yaşadığı acıyı şarkılara nakaratlara dökerek, onların tekrar tekrar dinlenmesi ve söylenmesinin ifadeler üzerinde veya hayat, kader üzerinde bir etkisi olabilir mi diye sorduğumuzda; evet, olabilir.
-Sinerji oluşturur mu?
Buna ülkemizdeki coğrafyalar ve bu coğrafyalarda söylenen şarkılar üzerinden bakalım. Dönemlere bakalım, hangi dönemlerde hangi şarkıların söylendiğine bakalım. Başta onu söyleyen kişiler olmak üzere, nakarat eden kişilerin yaşadıkları olayların paralelliklerine bakalım. Burada, enteresan paralellikler görürüz. Bir şarkıcının tam o şarkıyı çıkardığı zaman ve dönemde, bir bakarsınız ki o konu ile ilgili, başına ayrılıklar, sorunlar, problemler, belalar hatta büyük kayıp ve acılar gelmiştir. Türkiye’de bunun örnekleri mevcut.
-Kimleri örnek verebiliriz?
Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses, Aysel Gürel… Bunun yanı sıra ülkemizin doğusunda aşk acısının çok yaşandığı yerler ile ölüm ve ayrılık acısının aynı şekilde yaşandığı farklı bölgeler vardır.

-Bölgelere bir örnek verirsek…
Burada renkler de önemli bir etkendir ve her birimizin içinde olan bir bilgeliğin yansıması diyebiliriz aslında. Karadeniz’i örnek verecek olursak; birkaç birimden anlatmamız gerekir. İnandığınızı gerçekleştiriyorsunuz. Seyrettiğinizi tekrarlıyorsunuz. İfade ettiğinizi oluşturuyorsunuz. Bunların her birisinin bir frekansı var. Birincisi coğrafyanın yapısı. Karadeniz’de yeşil dinlendirirken seyredilen dalgaysa, hareketse, sürekli bir yerlere giderken çıkılan iniş – yokuşlarsa, baktığımızda bunun hayatlara zorluklar olarak yansıdığını görebiliriz. Zoru başarmak ile ilgili durumları da gözlemliyoruz. Baktığımızda en zor inşaatları Karadenizliler yapıyor. Burada zoru başararak hem o topraklara hem toprağı sembolize eden annesine, anaya, kadına ispat etmek hissi var. ‘Ben, bak bunu yaptım’ duygusu.
Doğu coğrafyasının kendi içerisinde, kasabalarında ve köylerinde bile değişen farklı dinamikleri var. Ekilen tarım alanlarının renklerinin de etkisi farklı. Diyelim ki sarı ekiliyorsa; buğday, başaklar, mısır gibi. Her birinin bizim üzerimizde çok büyük etkileri var. Ressamlar da kullanılan tonların büyük etkisi var.
-Peki ya kamera önündeki oyuncularımız…
Sanatçılarımız, yaptıkları rollerde giydikleri gömleği, kendi hayatlarına aktarıyorlar ise; onların da sanatlarında, hayatlarında benzer durumlar olduğunu görürüz.

-Bunu daha iyi nasıl gözlemleyebiliriz?
Bunu basit bir sistemle anlatmamız gerekirse; hayat bir ayna, sen bu aynada kendinden yansıttığını izliyorsun. Bütün eski felsefelerde bize ‘birlik’ diye bir şeyden bahsettiler de, birliği biz tam olarak bir yere koyamadık. Sen farklı, ben farklı bu birlik nasıl olacak? Bunu zihin ile de göremiyoruz. Her birimizden bir projektör gibi bir film yansıyor; duygularımız, düşüncelerimiz, hislerimiz… bizden yansıyan her şey, hayat sahnesinde projekte ettiğimiz bir hayat filmine dönüşüyor. Her birimizin filmi, merkezinde bizim olduğumuz, başrolünü bizim oynadığımız, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığımız bir film. Buna rağmen hiçbir film birbiri ile çakışmıyor. İşte bu düzenin adı birlik. Annenin oğluyla, karının kocayla, iş yerlerinde, koca dünyada her birimizin farklı senaryosu var, bu çeşitliliğin bir birliği var. Üstelik her biri diğerini destekliyor.
Uzlaştığımız noktalar var mı?
Aslında, bu kadar ayrılık prensip olarak, aynı frekans ve mekanizma ile çalıştığı için birliği doğuruyor diyebiliriz. Şöyle ki; her birimizin duyguları var, her birimizin ifadeleri, düşünceleri, yaşadığı haller, yaşadığı olaylar ve rüyaları var. Hepimizin ortak noktası burası. Bunun dışında her birimizin hayatın içerisinde başka bir enstrümanı yok. Ortak enstürmanlar ile ortak bir enerji yaratılıyor. Her birimiz bu enstrümanlarla başka bir müzik çalmamıza rağmen çaldığımız müzik ortak bir senfoni yapıyor. Herkes farklı düşünürken, bu nasıl birlik diyecek olursanız; 30 trilyon hücreniz de bambaşka şey düşünüyor ama bir beden içerisinde uyum içerisinde yaşıyor. Aslında hepimiz ‘öteki’ açıdan bakanız. Üstelik bu bizim zenginliğimiz. Her birimiz, dünya üzerinde böyle dağılmadığı söylense de, kainatın bize sunduğu eşit şartlarda ve eşit imkanlarda buradayız. Dileğin, isteğin, potansiyelin ve o anın gücü neyse; kendinde o kadar çok film oluşturabilirsin. Gel, bu sanatı ifade fırçanı eline alarak istediğin gibi resmet; özgürsün!
-Diyelim ki, izlediklerimiz, okuduklarımız, empati kurduklarımız, içselleştirdiklerimiz hayatımıza nasıl yansıyor?
Empati varsa; hayatında bir alana empati kurduğun durumu çağırmaya başlıyorsun. Bu empati kurmanın sebebi, benzer frekanslardır. Kainatın işleyen mükemmel bir nizamı var. Bu sistemi her birimiz hayatımıza uyguladığımızda, benzer sonuçları alacağız demektir. Bizim Kaderin Kodu kitabında gösterdiğimiz bu matematik, dünyanın her yerinde geçerlidir.
– Gündüz kuşağında özellikle günlük hayata dair olaylar nasıl yansıyor? Yalnızca izleyenlere değil, kadın izleyicilerin çocuklarına vs. aktarımı nasıl önlenebilir?
Şimdi öncelikle adaleti yerine koymak gerekirse; o programları izleyenler, izleme ihtiyacı olanlar. Bu programları arz doğrultusunda yapanlar var ve daha fazla izlenmesi için acıtasyon öğeleri fazla kullanılıyor. Bu programları yapanlar kendi hayatlarına benzer olayları çekiyorlardır. Yalnızca izleyen değil. Biz sadece şunu söyleyebiliriz; eğer kainatın kural ve kanunlarını yargılayıcı herhangi bir şeyle acıyarak, aciz görerek; bir olayı değerlendirdiğinde kişi o aciz gördüğü durumu hayatına kopyalamış olabilir.

-Günümüzde çok kullanılan ve dikkatinizi çeken kelimeler var mı?
Bugün, öncelikle ‘aynen’, ‘hep’, ‘keşke’ gibi geçmişe bağımlılık kelimeleri çok kullanılıyor. Bunların temelinde, aslında kişilerin, geçmişin bilgisini almadıkları için; ki bugün ‘yeni’ ile muhatap her toplumun geçmişin mayasını, gelenek – göreneklerini ve bilgisini almadığında karşılaştığımız bir durum bu. Geçmişin bilgisini alıp, onunla helalleşerek olması gereken yere doğru koyamadığımızda bu kelimelere daha fazla kullanıyoruz. Çünkü yeniye ilerlemek için eskinin bilgisini alarak bu kapıyı kapatmak gerekir. Bunu yapamazsak tekrarlanana bu kelimeler kişiyi katılaştırır ve bu kez de yeniye karşı savunmasız hale gelen kişi, sertliğin ifadesi olan ‘kesinlikle’ kelimesini sık kullanmaya başlar. Bu sertlik kelimeleri ile sert olaylar, kazaya varan frekansla kişinin hayatına girer.
-Günümüzde eserlerin sadeleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, aktarımı keser mi?
Bizim yaşadığımız coğrafya, dünyanın çok önemli merkezlerinden birisidir. Birçok kültürün en çok saldırdığı, müdahale ettiği yerlerden birisi. Dikkat ederseniz Anadolu coğrafyasında birçok medeniyet ve kültür ile harmanlanmış bir dil yapısı mevcut. Burası aynı zamanda Ortadoğu, aynı zamanda Asya, aynı zamanda Avrupa… Bu anlamda dilde ve kültürde çok farklı baskılar meydana gelmiş. Bir Yunus Emre Türkçesi ne kadar yalındır, ne kadar az şeyle ne kadar çok şey anlatır. Osmanlı Türkçesi, ağdalı yapısı ile Farsî ve Arabî etkisinde görülebilir, fakat tüm kelimelerin o kültür içerisinde, bulunduğu yerde kalmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Bu Arapça, bu Farsça, bu İngilizce bunu çıkaralım demek yerine, dilin zenginleşerek bol kelimeler ile büyümesi kıymetli. Kelimelerin çokluğu anlayışımız da artırır. Türkçe’de de sadeleştirme, söylenenlerin birçoğunu o anlama kısıtlar. Bu düşüncelerin de zenginliğine büyük etki yapmıştır.
E. İlkay Yaprak
e.ilkay@grifons.com
