Esra Hatun: ‘Asıl Hikâye Herkesin Bakmadığı Yerde Duruyor’

Londra ve Seul’un ardından ArtAnkara Çağdaş Sanat Fuarı 2026 için hazırladığı seçkiyle dikkatleri üzerine çekmeye devam eden Esra Hatun, modern resmin öne çıkan isimlerinden.

Üretimlerinde soyut duygular, kültürel bellek ve kişisel deneyimleri eserlerine yansıtan Hatun; dönüşüm ve duygusal algıları merkeze alarak simge, form ve dokunun anlatı araçları arasında olduğunu vurguluyor.

Kadim Sessizlik, Redline, Spectrum ve Legacy of Arlecchino serileri ile dikkatleri üzerine çeken Hatun’a üretimlerini sürdürdüğü İstanbul’u sorduk.

Şehir, yaşam ve üretim üçgeni içinde kimliklerin nerede konumlandığını düşünüyorsunuz?

Şehir, yaşam ve üretim üçgeninde kimliğin sabit bir yerde durduğunu düşünmüyorum. Benim için kimlik, daha çok hareket halinde bir şey. Üretimim doğrudan yaşadığım şehirle sınırlı değil; çünkü sürekli seyahat eden, farklı şehirlerden ve kültürlerden beslenen bir yapım var. İstanbul ya da Selanik tek başına belirleyici değil, ama her biri zihnimde bir katman bırakıyor.

Asıl belirleyici olan ise iç dünyam ve insanlarla kurduğum temas. Şehir çoğu zaman bir zemin gibi çalışıyor; ben o zemine dışarıdan bakan, gözlemleyen bir konumdayım. Bu yüzden üretimimde şehirden çok, şehirdeki insanın hali, ilişkiler ve içsel gerilimler yer buluyor. Şehir bana hem ilham veriyor hem de zaman zaman yoruyor; ama bu ikilik aslında üretimi besleyen şey oluyor. Sanat ise benim için bir kaçış değil, bir anlatım biçimi. Gördüğümü değil, hissettiğim ve anlamlandırdığım şeyi aktardığım bir alan.

İstanbul ile ilgili en sevmediğiniz şikayet nedir?

Şehirle ilgili en rahatsız edici olan şey benim için fiziksel kalabalık ya da yoğunluk değil; daha çok zihinsel bir düzensizlik hissi. Her şeyin hızla tüketildiği, estetik kaygının geri planda kaldığı ve buna karşı gelişen duyarsızlığın neredeyse normalleştiği bir yapı var. Bu noktada eksik olanın sadece düzen değil, aynı zamanda saygı ve estetik algı olduğunu düşünüyorum. Şehirle kurulan ilişkinin yüzeyde kalması, derinlikten uzaklaşması da bu hissi güçlendiriyor. Ben bu durumun içinde kaybolmak yerine, biraz mesafeden bakmayı tercih ediyorum.
Gözlemlediğim bu çelişkiler üretimimin ana malzemesi olmasa da, arka planda hep var olan bir gerçeklik olarak yerini koruyor.

Kentleşme kültürünün şehirlerde gerçekten yerini bulduğunu düşünüyor musunuz?

Kentleşme kültürünün şehirlerde tam anlamıyla yerini bulduğunu düşünmüyorum; en azından İstanbul özelinde baktığımda bu eksiklik oldukça görünür. Şehir homojen bir şekilde gelişemiyor. Bölgesel olarak iyi örnekler var, memnuniyet veren alanlar oluşuyor; ancak bu süreklilik kazanamıyor ve bir noktada estetik açıdan bozulmalar başlıyor. Burada en temel eksikliğin estetik kaygı ve planlama olduğunu düşünüyorum. Kentleşme yalnızca yapı üretmekle değil, o yapının çevresiyle ve şehirle kurduğu ilişkiyle anlam kazanır. Şehirlerin insanı geliştirdiğine inanıyorum; ancak bu gelişimin niteliğini belirleyen şey, mimari ve kültürel yaklaşımın birlikte ele alınıp alınmadığı. Bu ikisi bir araya geldiğinde zaten insani olan doğal olarak ortaya çıkıyor; ayrı bir başlık haline gelmesine gerek kalmıyor.

İstanbul sokaklarında dikkatinizi çeken detaylar var mı?

Sokakta beni en çok çeken şey, ilk bakışta fark edilmeyen ama bilinçli olarak üretilmiş detaylar. Göze sunulan değil, neredeyse saklanmış olanlar…
Örneğin; bir restoranda kimsenin bakmayacağını düşündüğün bir masanın altına işlenmiş bir gravürle karşılaşmak ya da bir parkta teknik bir zorunluluk gibi görünen bir kapağın estetik bir dille tasarlanmış olması. “Buraya da bu yapılır mı?” dedirten o küçük müdahaleler benim için çok kıymetli. Bu tür detaylar, üreticinin görünmeyene de saygı duyduğunu gösteriyor. Ve aslında şehirle kurduğumuz ilişkinin en samimi tarafı da tam olarak orada başlıyor. Sokakta daha çok bir gözlemciyim. Hem bütünü hem de o bütünün içindeki küçük sapmaları takip ediyorum. Çünkü çoğu zaman asıl hikâye, herkesin baktığı yerde değil; bakmadığı yerde duruyor.

Eğer şehriniz için özel olarak bir proje oluşturulacak olsaydı, bu projenin hangi sanat dalında gerçekleşmesini tercih ederdiniz?

Şehir için bir proje oluşturacak olsaydım, bunu tek bir sanat dalına indirgemezdim; resim sanatı ile mimarinin birlikte çalıştığı bir yapı kurmayı tercih ederdim. Benim için mesele yalnızca görünen yüzeyleri dönüştürmek değil. Bir evi temizlerken sadece görünen yerleri değil, yatağın altını da temizlersiniz; şehir de aynı şekilde ele alınmalı. Bu yüzden müdahale hem duvarlarda, hem zeminde, hem de özellikle binaların kendisinde var olmalı.
Örneğin; her sanatçıdan yeni yapılan yollarda kullanılmak üzere yere yerleştirilecek bir taş tasarlamasını isterdim. Bu taşlar, sanatçıların gönüllü olarak üreteceği küçük ama özgün eserler olurdu ve zamanla biriktirilerek şehrin farklı noktalarına, yol yapım ve yenileme süreçlerinde rastlantısal bir şekilde yerleştirilirdi. Böylece şehir, planlı ama aynı zamanda sürprizli bir sanat ağına dönüşürdü. İnsanlar yürürken bir anda bir sanat eseriyle karşılaşabilir, bazen fark eder, bazen etmeden onun içinde yaşamaya devam ederdi. Hayal ettiğim yapıda, resim mimariye sonradan eklenen bir unsur değil; onunla birlikte var olan, yapının ruhunu belirleyen bir katman olurdu. Amaç sadece şehri güzelleştirmek değil, onunla kurulan ilişkiyi derinleştirmek olurdu.

Sizce, yaşam sanatına hizmet edebilecek bir ortam yaratmanın maliyeti nedir?

Yaşam sanatına hizmet eden bir ortam yaratmanın elbette bir maliyeti var ve bu maliyet az değil. Ancak bunun yalnızca parayla çözülebilecek bir mesele olduğunu da düşünmüyorum. Bugün maddi imkânlara sahip olan herkesin estetik bir yaşam kurabildiğini söylemek mümkün değil. Çünkü burada en az para kadar belirleyici olan şey ilgi, seçim ve bakış açısı. Bana göre asıl maliyet zaman. Ne ile yaşadığını seçmek, detaylarla ilgilenmek, bir mekânı dönüştürmek ya da bir eserin karşısında durup onunla ilişki kurmak… Bunların hepsi zaman talep ediyor. Dolayısıyla mesele sadece sahip olmak değil; neye değer verdiğini bilmek ve ona zaman ayırmak.
Yaşamın sanata yaklaşması da tam olarak burada başlıyor.

E. İlkay Yaprak
e.ilkay@grifons.com