Akar: ‘Sanki Her Ânı Resim Yapmak İçin Yaşıyorum’

Ben, ilk kez Tomtom Sokak’ta düzenlenen Tasarım Tomtom Sokakta festivalinde, gözlerinin içine bakmaktan kendimi alamadığım tablonun karşısında tanıdım Mevlüt Akar ismini.

Öylece duvarda duran bir resmin içine çekilmeyi de, resimden yansıyan her bir rengin içime işlemesini de uzun zamandır bu kadar net izlememiştim, büyük keyifti.

Afyonkarahisar doğumlu olan Mevlüt Akar, çalışmalarına Eskişehir’de devam ediyordu ve her bir tablosu, görülmeyi, bilinmeyi, anlaşılmayı ve dâhi sahip olunmayı fazlasıyla hak ediyordu. Dijital çağın eleştirisinden Sürrealizm’e uzanan geniş yelpazeyi bir de Mevlüt Akar’dan dinledik.

– Sürrealizmin sizden yansımasına baktığımızda renklerin doygunluğu dikkatimizi çekiyor. Siz bu konuda kendinizi nerede görüyorsunuz?

Sürrealizm (gerçeküstücülük) dendiğinde bildiğiniz gibi; bir bilinçaltı yansıması ve bu yansımanın denetimden yani nesnel denetimden; her türlü gelenek ve alışkanlıkların izinden gölgesinden; kontrol, disiplin kaygısından uzak, tamamen öznel bir gerçeklikle yaratma gücü aklıma geliyor. Benim sanatımda bu gerçeküstü izlerin yansımalarından biri de renkleri doygun kullanmayı sevmemdir. Biriktirdiğim her şeyi tuvale aktarma süreci içerisinde oluşan bu doğal disiplinden mutluyum. Ben varacağım istasyonu hesaplamadan bir yolculuğa çıkıyorum ve bu yolculuk süreci ulaşacağım istasyon kadar değerli benim için. İşte bu yolculukta sizin de dikkatinizi çektiği gibi renklerin tonu, saflığı bana eşlik ediyor.

Ancak şunu da eklemek isterim; Resimlerimde gerçeküstü yansımalar elbette var ama katıksız bir gerçeküstücüyüm diyemiyorum. Çünkü benim öznel gerçeklik yaratımımın temelinde çok güçlü gerçek temeller var ve bu temeller olmadan öznelliğime ulaşamam.

– Şehir ve şehir kültürünün yanı sıra dijital çağın yaşama etkilerini de sizin eserlerinizde sıkça görüyoruz. Sizce teknolojinin bugünün sanatına nasıl bir etkisi oldu?

Bedenen ve zihnen; bireysel ve toplumsal olarak henüz hazır bulunuşluğumuz gerçekleşmeden, kendimizi içinde bulduğumuz ve hız faktörü çok yüksek olan bu çağda; resimlerimde kent ve insan ilişkisini araştırıyorum.

Yaşadığımız yüzyıla ‘teknolojinin evreni’ dersek, bizler de sayılar, veriler, dökümanlar… içerisinde hayatlar sürdüren varlıklarız. Organik ve inorganik olan her şeyin bir büyük bir bütünün parçası olduğunu düşünüyorum. Canlı ve cansız olan her maddenin, bütünün içindeki değerinin eşit olduğu kanaatindeyim. Dijital çağ bana; geçmişten, insan ya da doğa etkisiyle dönüştürülen ve büyük resmin bir parçası olan her varlığın, değerli olduğunu ispatlıyor. Bu nedenle de var olan her şeyin canlı olduğunu düşünüyorum. Şehirler, kültürler, gelenek… hayattaki bütün öğeler canlı ve bu canlılık, dönüşümler, değişimler sayesinde, teknoloji kanalıyla gerçekleşiyor.

Teknolojinin sanat üzerindeki etkisi çok geniş ve önemli bir konu. Biz istesek de istemesek de teknoloji yaşamımıza nüfuz etmeye devam edecektir ve bu etki sanatı da bazen olumlu bazen de olumsuz biçimde etkileyecektir. Teknoloji, farklı beğeni düzeylerinin oluşmasında, sanat eserinin geniş çevrelere ulaşabilmesinde, kalıplaşmış sanat anlayışının dışına çıkılabilmesinde, sanatçıların özgürlük alanlarının genişlemesinde, farklı tekniklerin gelişmesinde… gibi konularda avantaj sağlarken; sanat eserinin değeri, pazarlanması, estetik değer… gibi konularda da kaygılar oluşmasına neden olabilmektedir.

Bu konuyla ilgili söyleyeceklerimi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözleriyle bitireyim. Bizim hayat damarımız olan sanat, teknolojiyle besleniyor ve engellenemez bir etki içerisindeyse ki, öyle, dolayısıyla teknoloji de çoktan bizim hayat damarlarımızdan biri olmuş demektir.

– Kopmaları çok ince bir biçimde işlediğiniz eserlerinizde (şehir, kültür, insanlar), figürlerin birebir modellenmesi ve yapıların formları dikkat çekiyor. Bu noktada gözlemlerinizi nasıl yapıyorsunuz?

Kendimi ‘doğal gözlemci’ olarak tanımlayabilirim. Bunu şöyle açıklamaya çalışayım: Herhangi bir kurgu yapmaya çabalamıyorum.

Resim yapmaya başladığımdan itibaren bugüne kadar geçen süre içerisinde gelişen, yukarıda da bahsettiğim kendiliğinden oluşan bir doğal disiplin içerisindeyim. Bu benim çalışma arzumun, resim yapma isteğimin ısrarcı bir ürünü zannediyorum. Yaşadığım her ânı sanki resim yapmak için yaşıyormuşum ve her saniyeyi biriktiriyormuşum gibi bir ruh hali içindeyim.

Tuvalin karşısında olmasam da, elimde fırçam olmasa da, aslında zihnim, duygularım sürekli resimler yapıyor ve ben bunları bilmeden içimde saklıyorum. Biliyorum ki bunlar zamanı geldiğinde, demlendiğinde ortaya çıkacak. Ancak, tuvalde görene kadar ben de bu saklanan şeyi bilmiyorum. Ortaya çıkan figürler modeller benim doğal gözlem yoluyla biriktirdiğim ancak zaman içerisinde olgunlaştırdığım, yorumladığım yapılardır. Kopmaları ve ince biçimleri tasarlamadaki durumum için şunu söyleyebilirim: Aceleci değilim ve sabrı seviyorum. Bu ruh halimin yansımasını tuvalde yansıttığımı düşünüyorum.

E. İlkay Yaprak
e.ilkay@grifons.com