Gülsin Onay: “Bana Piyanoyu Bırak Dediler”

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli isimlerden Gülsin Onay. Üç buçuk yaşında “ailesinin dikkatini çekmek” için oturduğunu söylediği piyano, onun müzikal kariyerini 5 kıtada 80 ülkeye taşımış.

Polonya Devlet Nişanı ile onurlandırılan Chopin’in istisnai yorumcusu olmasının yanı sıra, Rachmaninov yorumlarıyla müzik otoritelerinden büyük övgüler alan Gülsin Onay’ın eğitiminde ve kariyerinde,  Ahmet Adnan Saygun en önemli yer tutan isim.

Üstün Yetenekli Çocuklar Kanunu kapsamında Paris Konservatuvarı’nda eğitim gören Gülsin Onay, 1987 yılında Devlet Sanatçısı ünvanı almış. Fahri Doktoralarının yanı sıra, UNICEF Türkiye Milli Komitesi tarafından “İyi Niyet Elçisi” seçilmiş. Bu yıl 15.’si düzenlenecek olan Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali’nin Sanat Danışmanlığı görevini üstlenen Gülsin Onay, ‘Gümüşlük benim için çok özel’ diyor.


Neşesi, keyifli gülümsemesi, güler yüzü ve naif ev sahipliği ile grifons.com’un sorularını yanıtlayan Gülsin Onay’a, tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği müzik kariyerinin yanı sıra, kişisel zevklerini sorduk.

– Erken yaşlarda anneniz ve babanızın da etkisiyle müzikle tanışmış bir sanatçısınız. Bu sizin kariyerinizi nasıl etkiledi?

Annemin ve babamın müzisyen olması benim için müziğe doğal bir geçiş sağladı. Kendimi bu anlamda çok şanslı hissediyorum. Fakat onun dışında, sevmeyebilirdim, çalışmayabilirdim, disiplinli olmayabilirdim. Sonrasında yaptığım çalışmalarında müzik kariyerimde önemli bir etkisi oldu.

– Hislerin dışa vurumu müzikle daha mı kolay?

Evet, klasik müzikte her duygu ve coşkuyu bir arada yaşayabilirsiniz.

– Sanat bir yetenek midir, yoksa öğrenilebilir bir şey mi?

Aslında insanlar hep bir yetenek ile doğuyor. Bu bazılarında, resim olurken bazılarında farklı bir şekilde ortaya çıkıyor fakat aslına bakarsanız müzik için ayrı bir yetenek olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu da, kulak, duyuş, hissedebilmek ve fiziksel olarak da bazı enstrümanlar için de yatkınlık söz konusu. Bu noktada bütün insanlar için eğitim şart değil ama dinlemek için bile biraz çaba sarf etmek gerekir diyebiliriz.

– Sizi etkileyen ve çalışmalarınızı tetikleyen unsurları da merak ediyoruz. İlk okuduğunuz kitabı hatırlıyor musunuz?

İlk okuduğum kitap, İnce Memed’ti. Küçük yaşlarda okumuştum ve sonra defalarca tekrar okudum. Hala çok hoşuma gider, kitaptaki Anadolu yolculuğundan ilham aldığımı da söyleyebilirim.

– 12 Yaşında eğitiminize Paris’te devam etmek üzere Fransa’ya gidiyorsunuz. İlk gençlik yıllarınızdan unutamadığınız anılarınız var mı?

Fransa’da etkilendiğim çok şey var. Sergiler, konserler, sanatçılar… Özellikle, Sviatoslav Richter’in resitalini hiç unutamayacağım. Bittiğinde, bütün salon birdenbire ayağa fırlamıştı. Prokofiev’in sonatı ile, herkesi iskemlenin ucuna çekmişti ve herkes yerinde zor otuyordu. Adeta bir otomobil yarışı gibi, bittiği anda herkes bir anda fırladı. Paris, sanat anlamında yoğun bir şehir. Bazen, bir konserin yarısında çıkıp, diğer konsere yetişirdim. Nadia Boulanger gibi efsane bir sanatçı sayesinde, büyük sanatçılara yakın olma fırsatı yakaladım. 92 -93 yaşındaydı ve halen derslerine devam ediyordu. Tek başına bu bile, müzisyenler için bu kadar dinç ve verimli olabilmenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

– Paris’te sık gittiğiniz cafeler, sevdiğiniz yemekler ve hala gittiğiniz size özel yerler var mı?

Paris’te en sevdiğim şey baget arasında camemberli sandviçlerdi. Kokusu ve tadı özlediğim bir şey. Bazen Paris’e gittiğimde ilk işim gençliğimde gittiğim cafelere gidip camemberli sandviç yemek. Orada, pek fazla şey değişmiyor. Bu nedenle Paris’e gittiğimde aynı otobüslere, metroya binebiliyorum, aynı duraklarda inerek gençliğimde gittiğim ve sevdiğim mekanları ziyaret ederek, eski günlere dönebiliyorum.

– Paris’in ardından Almanya’da eğitiminize devam ettiniz…

Fransa’da öğrendiğim tekniklerin ardından, Alman ekolünde de çalışma yapmak istedim. Bernhard Ebert ile Mozart, Beethoven, Brahms, Hayden gibi önemli besteciler üzerine çalışma yaptık. Biraz da Baba ülkesini o zaman keşfettim.

– Yeni nesil sanatçılarımızı nasıl buluyorsunuz? Sanat bugün de sizce yeterince değer görüyor mu?

Sanat yaratımı ve üretimi, önemli bir şey çünkü günlük şeyler gelir geçer. Öğrencilerimde, önemli çalışmalar yapan ve dünya orkestralarında yer alarak kendini dünyaya kabul ettiren gençler görüyorum. Aslında muhteşem bir verim var. Tabi, bu gençlerimizin ismi pek duyulmuyor ama; Fora Baltacıgil, Nil Kocamangil, Karsu Dönmez, Emre Yavuz gibi genç isimler var. Bu isimlere destek gerekiyor çünkü bu gençlerimiz Türkiye’den yetişmiş evrensel birer değer.

– Ailenizde müzik ve sanat etrafında çerçevelenmiş bir kültür var, torunlarınız aile geleneğini devam ettiriyor mu?

En küçük torunum Lila, inanılmaz yaratıcı ve yetenekli bir kız, onun piyanist olmasını çok isterdim. Bora, keman çalıyor. O da çok yetenekli. En büyük torunum Efe, elektro gitar çalıyor, besteler yapıyor. Önceden hiç dinlemediğim ve ilgilenmediğim bir tarz olsa da; Efe yapıyor diye zevk alarak dinliyorum. Hakikaten hoşuma gitti.

ZEKİ MÜREN VE NEŞET ERTAŞ’I BEĞENİYORUM

– Güncel müzik türlerini ve sanatçıları dinliyor musunuz?

Özellikle açıp dinlemiyorum ama birçok yerde tabi ki günümüz müzik türleri ile karşılaşıyorsunuz. İçerisinde beğendiklerim, merak ettiklerim oluyor. Çok ayrı iki stilde, yorum olarak beğendiğim iki ses var; Zeki Müren ve Neşet Ertaş’ı çok beğeniyorum. Onlar, beni çok etkiliyor.

– Bir klişeyi soralım, piyano için ince uzun parmaklar şart mıdır?

Tabi ki öyle bir şey yok. Hatta, parmakların kalın olması daha avantaj. Kısacık parmakları olmasına rağmen mucizeler yaratan isimler olduğu gibi, ya da dev gibi bir el ile Rachmaninoff’un kendisi gibi muazzam piyanist olanlar da var.

– Sanatın başka dalları ile hiç ilgilendiniz mi?

Resim vs gibi sanatın diğer dallarında çok yeteneksizim ama Paris’te bir tiyatro grubunda amatör olarak oyunculuk yaptım. Bir grubumuz vardı, sonra oyunlarımız meşhur olmaya başlayınca ben başrollerde yer almaya başladım. Fakat, turneler başlayınca bırakmak mecburiyetinde kaldım. Çok üzüldü herkes, “Bana, sen piyanoyu bırak” dediler.

– Ya oyuncu olsaydınız?

Şu an hiç bilemiyorum ki nasıl olurdu. Keşke insanın ikinci bir ihtimali değerlendirdiğinde neler olabileceğini görme şansı olsa.

– En sevdiğiniz yemek nedir?

Benim en sevdiğim yemek salata. Salatanın her bir türünü, çeşitlerini çok severim. Etlisi, cevizlisi, tavuklusu, peynirlisi… Zeytinyağlı enginarı çok severim. Bir de hamsiyi çok seviyorum.

– Mutfağa girer misiniz?

Evet, yemek yapmayı ve sofra kurmayı çok severim. Elim de lezzetlidir. Aslında bu anneannemden gelen bir yetenek. Dedem’in misafirlerine özel sofralar kuran Anneannem Fatma Hanım, bütün yemekleri de elleriyle yaparmış. Yemeği yalnızca yapmak değil, sanat eseri gibi sunardı. Mesela Çerkes Tavuğu’nu çok güzel yaparım. Ama vaktim çok az olduğu için, eşim Tony yemek yapmayı çok seviyor ve evde yemekleri genelde o yapıyor.

– Sahne öncesi ritüelleriniz var mıdır?

Aslında, sahneden iki saat önce aspirin ve bir saat öncesinde kahve içmeye çalışırım. Bir de her gün aldığım Ekinezya ve C vitamini var.

E. İlkay Yaprak
e.ilkay@grifons.com